Kedili Bir Hikaye
“Bakalım
Instagram’da neler varmış” diye düşündü Yasemin, masanın altında gizlice
telefonuna bakarken. Date’e çıktığı çocuk almış eline sazı, kâh kendinden, kâh
şarap tadımının inceliklerinden bahsediyordu. “Biliyor musun, İtalya’da
degüstasyon kursuna gitmiştim. Sertifikam bile var. Hatta bir ara sommelier
olarak çalışmaya başlasam mı diye düşündüm. Sommelier nedir biliyorsun, değil
mi?”
Yasemin
bıkkın bir şekilde cevap verdi: “Evet, lokantada yemek ve şarap eşleşmesi yapan
kişi.”
Adam
şaşkın bir ifadeyle “Bir bankacı için ne kadar fine zevklerin var.” dedi. Yasemin’in
iç sesi “ding” etti. ”Anlamadım?” Biraz sert bir şekilde sormuş olabilir. “Yok
yani, hesap yapmaktan başka şeylere zor zaman ayırıyorsunuzdur diye düşündüm
de.” şeklinde cevapladı adam. Evet, çoğu insan bankacıları, müşterilerinin hesaplarıyla
ilgilenen, başka hiçbir şeyden anlamayan, anlaması da gerekmeyen, tek görevi
insanlara para konusunda hizmet etmek olan elemanlar olarak görür. Oysa
Yasemin, bankalarının düzenlediği kültürel etkinliklerin bir numaralı
katılımcısıydı. Çalışanlara tanınan indirimlerden de yararlanıyordu tabii,
neden yararlanmasın? Adam, adı Cenk bu arada, garsona şöyle seslendi: “Bize
2020 rekoltesi beyaz bir Denizli şarabı getirin lütfen. Elma ve armut notalarına
sahip olsun. Alt notalarında da narenciye lütfen.”
Konudan konuya atlıyordu. Nihayet edebiyattan bahsetmeye başlayınca
Yasemin'in dikkatini bir an için çekti, çünkü Yasemin edebiyata bayılırdı. Cenk,
"Babalar ve Oğullar'dan çok etkilenmiştim mesela" dedi.
Yasemin gülümseyerek, "Aa, ben de Turgenyev'e bayılırım," diye
karşılık verdi. Fakat Cenk hemen düzeltme gereği duydu: "Yalnız o,
Dostoyevski'nin." Yasemin, kısaca duraklayıp gözlerini kıstı. "Suç ve Ceza ile karıştırıyor olmayasın" dedi, ukalalık etmemeye çalışarak. Cenk aceleyle masanın
altında telefonundan internete baktı. "Aa, evet, hep ikisini karıştırırım.
Hepsini okuyunca tabii, ehehe" diyerek konuyu kapattı.
Yasemin "Yine s*çtık. Neyse, zaten çok ukalaydı.” diye düşündü. Sohbet
ilerledikçe bu monologların dayanılmaz bir hal aldığını fark etti. Yasemin,
"Benim erken kalkmam gerek, malum Ada'da yaşıyorum, son vapuru
kaçırmayayım," diyerek nazikçe masadan kalktı.
Vapurda başını cama dayamış, kulaklığından akan müzikle geceye dalmıştı.
"Yalnız öleceğim, anlaşıldı," diye düşündü. "Aman neyse, böyle
ukalayla yaşayacağıma yalnız ölürüm daha iyi."
Adaya döndüğünde, evin önünde onu bekleyen sarı uzun tüylü kedisi Sultan'ın
güzel yüzünü gördü ve içi mutlulukla doldu. Kediyi kucağına alıp ona sevgiyle sarıldı. “Geciktim
sultanım, bu akşam biriyle çıktım yine. Ya bu date uygulamalarına virüs girmiş
ya da bütün erkekler birbirinden salak. Yani insan olanlarını kastediyorum
tabii. Sana laf yok.” Koca sarı kafasından şap diye öptü.
Gece yatağa uzandığında, Sultan yanına çıkıp yumuşacık tüyleriyle
çöreklenmiş, koca kuyruğuyla burnunu örtmüştü bile. Yasemin, kedisini severken
kendi kendine, "İnsan erkeklerin hepsi gıcık, Sultan'ım. Tam kedici teyze
olacağım galiba," dedi. Sonra düşünceli bir ifadeyle ekledi: "Dur,
manifest yapayım, bu akşam yapmadım. Bir tane bile düzgün erkek varsa lütfen
karşıma çıksın. Kedilere anlatırsan dileğin olurmuş. Hadi, yap annene bir iyilik,
aslanım." Sultan minik minik horlamaya başlamıştı oysa. Yok, mırlama
değil, uyurken horlar biraz.
Cengiz
her Cuma akşamı olduğu gibi bu akşam da Kadıköy’deki blues barda grubuyla müzik
yapıyordu. Elektrogitarını çalarken kendini müziğe kaptırmış, çevreyle ilgisini
kesmişti. Bu, onun için bir tür meditasyondu. Aslında fazla sosyalleşmeyi
sevmiyordu. Sahnede, bütün gözler üstündeyken bile kendi dünyasında
yaşamayı seçiyordu. Grubun vokalisti Akın, arada Cengiz’e takıldı “Seninki yine
bardan seni kesiyor.” Cengiz barda oturan oldukça güzel, bira içen kıza baktı
ve gözlerini devirdi. Evet, çoğunlukla kızlar ondan hoşlanır ve ilk adımı
atarlardı. Bunda bir sakınca yok tabii. Yalan yok, hoşuna da gitmiyor değildi. Ama
nedense bir türlü gönlüne göre biri karşısına çıkmıyordu. Date uygulamalarından
hoşlanmıyordu. Birkaç kez birileriyle uygulama yoluyla çıkmıştı ama kızlar
inanılmaz kaprisliydi. Beni evden arabayla al, yok şunu yap, yok bunu yap. İki
kelime konuşulmuyordu üstelik. Bir tanesi yemek yemeği bilmiyordu ya. Ortadaki
servis tabağına çatalıyla, kaşığıyla dalmış, ekmeği, sepetteki tüm ekmekleri
mıncıklayarak seçmiş, seçtiğini de mıncık mıncık edip sonra yemişti. Öğğ. O
günden sonra uygulamadan vazgeçti. Akın’ın dürtmesiyle kendine geldi. “Bana
bak, tercihlerin farklıysa söyle, saygı duyarım. Bana yavşama yeter.” Cengiz
gitarını takarken “Ya öf, ne diyorsun be. Beğenmediğim insanlarla çıkmak
istemiyorum sadece, çok mu tuhaf” dedi. “Hadi, yürü sahneye. Daha gece uzun.”
Sabah
6.00’da Sultan kapının önünde miyavlamaya başlamıştı bile. Koca kuyruğu havada
gidip geliyordu. Yasemin “Bebeğim, bugün tatil günü, biraz evde takılsan ne
olur?” Tabii ki kediyi ikna edemedi ve kapıyı açtı. “Sanırsın, bankada çalışan
ben değilim de o. Her sabah nereye gidiyor acaba? Bir gün peşine takılacağım
bunun.”
Cengiz,
gitarı sırtında gemiden indi. Ne güzel ve sakin bir sabah, diye düşündü.
Kadıköy’de sabaha kadar o kalabalığın içinde müzik yaptıktan sonra Bostancı’dan
Ada’ya dönmek cennete gitmek gibiydi. Eve yürürken biraz oyalandı, fırıncıyla, erken
hazırlık yapan esnaf tanıdıklarla ve çocukluk arkadaşı genç papazla selamlaştı.
“Yine alemlere akmışsın” dedi Stelyo. “Yok ya, ekmek parası işte” diye cevap
verdi Cengiz. Sokağın köşesindeki bakkal Eşref amca “Senin koca kafa demin
geçti. Seni bekliyordur.” dedi. Gerçekten de Güneş bahçe duvarının üzerine
tünemiş onu bekliyordu. Kediyi kucağına aldı ve koca kafasından kocaman öptü. “İşte
doğdu güneşim.” Kediyi yere bırakıp kapıyı açtı ve reverans yaparak ve
Lully’nin Türk Seremonisi için Marş eserini mırıldanarak kediyi içeriye buyur
etti “Buyurun, Güneş Kral”. Güneş kuyruğu havada, şalvarlı poposunu kıvıra
kıvıra, mağrur şekilde içeri girdi.
Pazartesi
bankada işler yoğundu. Bankalar Caddesi’nde nefis bir konumdaydılar aslında.
Millet fotoğraf çekmeye, yani yeni uydurulan tabirle “foto çekinmeye” veya
“çekilmeye” geliyordu bazen. “Zaten herkeste bir fotoğrafçılık hevesi başladı”
diye düşündü Yasemin. İçerden binaya şöyle bir bakmayı da ihmal etmedi. Güzel
mimari ama. İnsan bunun resmini çeker, çeksin yani.” Biraz sonra öğle molası
geldi neyse. Pazartesi günleri pek geçmek bilmez de. Yan kontuardaki
arkadaşıyla yemeğe çıktılar. Ee, Cuma akşamı nasıldı, diye sordu Ece. “Ya boş
ver, hiç hatırlatma.” dedi Yasemin. “Kanki, sen de kriterlerini bu kadar yüksek
tutarsan kuruyup kalacaksın. 25 yaşına geldin, daha doğru dürüst bir sevgilin
bile olmadı. Nereye varacak bu işin sonu?”, Ece konuştu da konuştu. “Yeni bir
manifest yöntemi bulmuşlar.” dedi. “Yok” dedi Yasemin. “Almayayım, manifestle,
ritüelle, büyüyle falan uğraşacak değilim, tek manifest yöntemim kediye
anlatmak. İşe yaradı, yaradı, yoksa başka istemem.”
Cengiz
geç uyanmış, online yazılım siparişlerini hazırlıyordu. Kalkıp kendine bir
kahve yaptı, Güneş’e de tavuk haşladı ve şapırdata şapırdata yemesini sevgiyle seyretti.
“Sofra adabının olmaması bile bu kadar mı yakışır şu kedi milletine?
Şapırdatmaya bak. Hayvan herif.” Koca kafasını, afacan bir çocuğun saçlarını
karıştırır gibi sevdi.
Yasemin
iş çıkışı Karaköy’e inip Adalar vapuruna bindi. Kulaklıklarını takıp ortamını
hazırladı. Gökyüzü kurşuni bir renkteydi, Boğaz’ın suları ise yeşim taşı
renginde. Koyu fonda uçuşan martılar sanki olağan dışı bir şey olacakmış
hissini veriyordu. Sanki efsanevi bir şey. Öyle bir şey olmadı tabii, Boğaz her
gün böyle kafasına göre takılır. Yine manzara müthiş, diye düşündü Yasemin. “Ömrüm
boyunca bu manzaradan bıkmayacağım.”
Güneş kapının
önünde miyavlamaya başladı. Cengiz “Yine alemlere mi akacak benim hovarda
oğlum?” diyerek kapıyı açtı. “Kendine dikkat et. Koruluğa gitme. Tanımadığın
kimseyle konuşma”
Yoldan
pıtı pıtı koşarak gitmesini seyretti bir süre. “Bir gün dönmezse ne yaparım
ben” diye düşündü. “Ya bir sabah kapımda bulamazsam.” “Ama Güneş’i zapt
edemezsin ki. Özgür ruhlu bir kişi o. Ahh.” Cengiz’in yüzünden, Güneş’i her
saldığında duyduğu endişe ve iç çatışması okunuyordu. Sessizce kapıyı kapadı.
Yasemin “Sultan
gelmiş, bekliyordur. Daha ona mama vereceğim de hazırlanıp şu çocukla yemeğe
çıkacağım. Hem de taa Bomonti’de yer ayırtmış, öff.” diye düşünerek hızlı hızlı
eve yürüdü. “Ah, Ece, ah! Tutturdun, çocuk senden çok hoşlanıyor. Babası da benim
iyi müşterim. Müzik yapım şirketleri var, bazen şirketin işleri için gelir.
Mali durumu iyi, daha ne… Off, neyse bakalım, belki düzgün biridir.”
Sultan
kapıda bekliyordu. “Gel, aşkım, tek aşkım. Acıkmışsındır. Neler yaptın bütün
gün, gezdin mi adayı fıtı fıtı?” diyerek kedisini içeri aldı.
Şarkı
mırıldanarak makyajını tamamladı. Sultan yatağa kurulmuştu bile. “Bebeğim, beni
uslu uslu bekle bakayım, akşam biraz geç geleceğim. Bakalım, bana göndereceğin
beyaz atlı prens bu mu. Müzikle uğraşıyormuş. Müzik zevki benimle aynı olsun
diye söylemiştim, değil mi, manifest sırasında? Ay, hayvan da aptal oldu, o
kadar çok şey söyledim ki. Edebiyat sevsin. Çatal bıçak kullanmayı bilsin -
çıtayı düşürdüğümüz yere bak. Ana kuzusu olmasın, müzik sevsin, Ada’yı sevsin.
Bana Ada’da yaşıyorum diye emekli teyze muamelesi yapmasın. Kadınlara saygılı
olsun. Küfürbaz olmasın. En önemlisi kedi sevsin, kedi. Ben hayvan sevmeyen
adamı ne yapayım. Angut gibi. Neyse, sen uslu uslu takıl, bebikom.”
Cengiz
çalışmaktan yorulmuştu. Uyandığından beri iş yetiştirmeye çalışırken bir yandan
da açık öğretimde okuduğu müzikoloji bölümünün dersleriyle ilgilenmişti. Müzik
onun için sadece rock ve blues barlarda elektrogitar çalmak değildi. Hayatının
her anının bir parçasıydı. Bu işin ilmini öğrenmeyi kafasına koymuştu.
İnformatik okuduğuna pişman değildi tabii. Bir şekilde para da kazanmak
gerekiyordu sonuçta. Biraz sahile inmeye karar verdi. Daha gece uzundu nasılsa.
Yine Güneş gelene kadar sabahlar, sonra onu yanına alıp uyurdu. Sanırım
hayatını biraz da Güneş’e göre ayarlıyordu. Ada havası öyle güzeldi ki. Sonbaharda
Ada bambaşka oluyor, diye düşündü. Gün batımının nefis görüntüsünü seyrederek,
dökülmüş yaprakları hışırdata hışırdata sahile yürüdü. Her zaman oturduğu
cafeye tam oturacakken vapura yetişmek için koşturan bir kız ona çarptı. İlginçtir,
çok pardon, vapura yetişmeye çalışıyorum da diyerek düşürdüğü çantasını alıp
koşarak yoluna devam etti kız. Yani, genelde çarpan kendisi de olsa özür dileme
kısmını erkekten beklerler ya. Gözleri güzelmiş, diye düşündü Yasemin hakkında.
Akşam
yemeği için Hakan, Bomonti’de nefis bir lokantada yer ayırtmıştı. Dekorasyon
harikaydı. Beyaz şarap ile birlikte agnolotti’nin tadını çıkardılar. Çocuk
çatal bıçağı da doğru kullanıyordu. “Ay, nihayet galiba” diye düşündü Yasemin. Hakan
buranın müdavimi olduğu ve izin verirse en güzel yemekleri ikisi adına seçebileceğini
söyledi. Güzel, janti hareket. İzin alması çok hoştu. Tipi de hiç fena değil.
Açık kumral, old money dedikleri tarzda giyinmiş, rahat ve şık. Hoş bir parfüm
kokusu geliyor ama çok hafif. Evet, bayağı ümit vaat ediyor bu çocuk, diye
düşündü Yasemin. Kalbi hızlandı. Lütfen, lütfen, lütfen buna da bir kulp takma,
diye seslendi içindeki müzmin kaynanaya.
Müzik
seviyordu gerçekten ve babasının müzik yapım şirketinde çalışıyordu. Mekatronik
okumuştu gerçi. Neyse o. Öyle bir şey çıktı. İyi bir şey ama sanırım.
Yasemin’in aklındaki listeye sırayla tik atılıyordu. Bu kadar tik alan
çıkmamıştı sanırım. Hayvanları sever misin, diye sordu Yasemin. Elbette seviyordu.
Ama ben köpekçiyim, dedi. Kediler fazla başına buyruk. Kaliteli bir av köpeğim
var.” Neyse ne, diye düşündü Yasemin. “Sadece köpeğin cinsini belirtmek için
söylemiştir, yok canım, avcı değildir.” İlginçtir, kedi sevenler köpek de sever
ama köpek sevenler bazen kedi sevmeyebiliyor. Neyse, ana yemekte tavuk tabaka
yiyip yemeği nefis bir tiramisu ile tamamladılar. Kahvenin yanında birer konyak
alır mıyız, dedi Hakan. Konyaklarını içerken kadın erkek ilişkilerinden
bahsetmeye başladılar. Yasemin, ben öncelikle iyi arkadaş olmaya önem veririm.
Hatta birçok erkek kankam da vardır, dedi. Hakan ise şöyle karşılık verdi:
“Tabii ideali o. Ama sadece arkadaş olarak gördüğüm bütün kızlar sonradan bana
aşık oldular. Tuhaf bir durum tabii. O yüzden kızlarla kanka olamıyorum.” “Ah
hayır, lütfen yapma, son saniyede hayır” diye düşündü Yasemin, içindeki kaynana
ellerini ovuştururken. Neden bu ülkedeki sarışınların hepsi, kumralların da
büyük çoğunluğu kendini nimetten sayıyordu ya? Son vapur bahanesi yine onu
kurtardı. Yalan da değil. Gerçekten yetişmesi gerekiyordu. Hakan büyük bir
centilmenlik yapıp onu vapura kadar bıraktı. Görüşürüz diyerek ayrıldılar.
Hayırlısı, diye düşündü Yasemin. Ama içinden bir ses bunun da ghostlayacağını
söylüyordu. Bir veya birkaç kez buluşurlar, her şey yolundadır, sonra sırra
kadem basarlar. Niye böyle yapıyorlar acaba? Hele bir tanesi vardı, Yasemin’i
iki ayda bir arayıp mutlaka buluşalım, Uludağ’a gidelim, yok, Bodrum’a gidelim
– mevsimine göre değişiyor - falan deyip sonra iki ay ortadan kayboluyordu. Sonra
yine elli kere özür dileme, yüzüne bakacak yüzüm yok demeler falan. Psikolog
olsam böyle tipleri araştırırdım, diye düşündü Yasemin. Gerçi hangi birini
araştıracaksın, neredeyse hepsi böyle.
Neyse,
yorgun halde kendini eve attı. Makyajını iyice temizledi. Kimyasal hiçbir şeye
uzun süre tahammül edemiyordu. Parfüm niyetine kullandığı, gece de iyi
uyumasını sağlayan yasemin yağını bileklerine damlattı, boynuna da sürdü ve
Sultan’ı koynuna alıp, sarılıp uyudu. Uyumadan önce “Sen sakın beni ghostlama,
olur mu?” dedi.
Cengiz 2.00-3.00
gibi uyumuştu. Ama saatini kurmayı ihmal etmedi. Alarmın çalmasına çok az kala
yataktan fırladı. Kapıya koştu ve Güneş’i içeri aldı. Kaptığı gibi yatağa
götürdü çünkü daha uyumak istiyordu. Bir yandan kediyi severken bir yandan da kendi
kendine mırıldandı; “Sen niye yasemin kokuyorsun ya? Bu mevsimde yaseminleri
nereden buldun? Allah Allah. Aslında her kedinin bir kokusu vardır derler. Ama
seninki bayağı güçlü bugün.” İçine çekerek kocaman öptü. “Oh, mis” dedi. Uykuya
daldılar.
İlerleyen
günlerde Yasemin’in iş hayatı iyice zorlaştı. Hem şube müdiresi çok ters bir
kadındı, hem de iş yoğunluğu dayanılmazdı. Sık sık adada herhangi bir iş bulsam
da şu stresli hayattan kurtulsam diye düşünüyordu. Hem o zaman ikinci eğitimde
tarih veya edebiyat gibi çok sevdiği şeyleri okumaya da zamanı olurdu. Aslında
bildiği iki yabancı dille belki Ada’da bir otelde veya herhangi bir turistik
tesiste iş bulabilirdi. Çekilecek hayat değil diye düşündü. Ha, bu arada Hakan
tabii ki aramamış, yani ghostlamıştı. Ece “İnanamıyorum”, dedi. Hala uğramadı.
Şirketin işlemleri için babası geliyor, hiç bu kadar uzun süre gelmediği
olmamıştı. Hakikaten, niye kaçıyor herkes. Güzel de kızsın. Gerçi ghostlamak yeni
moda. Sanırım kendilerini bu şekilde önemli hissediyorlar. Umursamazsan da
iyice çıldırıyorlar. Ama bundan çok ümitliydim ben.” “Ben sana demiştim” dedi
Yasemin. “Zaten narsistliğinden belliydi bir yerden zırtlayacağı. Neyse ama,
güzel lokantaya götürdü.” Çalışmaya devam ettiler. Cuma günüydü. Akşam ne
yapıyorsun, dedi Ece. Valla yorgunluktan öldüm. Tek istediğim eve gidip, kedime
sarılıp uyumak, diye cevap verdi Yasemin.
Cengiz
müzikoloji sınavlarını başarıyla vermişti. Kendisiyle gurur duyuyordu. Ama
nedense içinde bir sıkıntı vardı yine de. Güneş’e kapıyı açarken “Hava soğumaya
başladı, oğlum, çıkmasan mı acaba? Hadi, bu gece evde kal, beni bekle.” dedi.
Ama tabii ki lafını dinletemedi. İstemeye istemeye kediyi dışarı saldı. Sabah
görüşürüz bir tanem, dedi Cengiz. Biraz sonra o da yavaş adımlarla Kadıköy
vapurunun yolunu tuttu. Hava soğuktu ama bir yandan da sıkıntılıydı. Sanki her
an yağmur yağacakmış ama bir türlü yağamıyormuş gibiydi.
Yasemin
ayaklarını sürüye sürüye eve döndü. Yolda biraz da alışveriş yapmıştı. Yani
mutfak alışverişi falan. Fazla gecikmemişti ama. Taş çatlasa yarım saat. Ama
Sultan yoktu. Bekleyip gitti mi yoksa, diye endişelendi. Etrafa seslendi, ama
gelen giden yoktu. Paketleri mutfağa bıraktı. Kapıyı aralık bırakmıştı. Ama gelmediği
her an kendini suçluyor, hay o markete girmez olaydım, diye hayıflanıyordu.
Önündeki aptal kadın bir saat değişim için bekletmişti. Kapıyı kapattı ama
bahçe penceresini hafif aralık bıraktı. Belki onun da gecikmesine bir bahanesi
vardır diye düşünmeye çalıştı. Karnından yukarı doğru akın eden rahatsız edici
sıcaklık arttıkça bileğindeki lastiği çekip bırakıyor, anksiyete perilerinin
onu ele geçirmesini önlemeye çalışıyordu. Sultan için aldığı tavuğu haşladı. Zorla
kendisi de biraz yedi ama canı yemek yemek istemiyordu. Hele oğlunun en sevdiği
yemeği onsuz yemek… Gözü dışarıda bir süre daha bekledi. Sonra dayanamayıp
yanına bir kap içinde biraz tavuk alıp kendini dışarı attı. Bilinçsiz gibi
sokakları geziyor, bir yandan da Sultan’a sesleniyordu. Ama Sultan hiçbir yerde
yoktu. Oysa uzaktan bile fark edilen, parlak sarı tüylü, kocaman bir kediydi.
Sultan’ı tanıyan esnaf tanıdıklara sordu, tanımayanlara da tarif etti ama kimse
görmemişti. Gece yarısına doğru eve döndü. Pencere hala aralıktı. Bir ümit
bahçede veya evin içinde bulurum diye düşünmüştü ama yoktu işte, yoktu. “Sen de
mi beni ghostladın, Sultan? Hani öyle yapmayacaktın” diye evin içinde
söylenerek dolaştı bir süre. Kendi kendini mantıklı ve sakin olmaya ikna etmeye
çalıştı. Annesini aradı. “Anne, Sultan gelmedi. Anne, aklımı oynatıyorum. Ya
başına bir şey geldiyse?” Annesi ve babası yıllar önce Bodrum’a yerleşmişti.
Ama her gün konuşuyorlardı. Kadıncağız, bekle biraz, gelmezse sabah biraz daha
arar, olmazsa etrafa ilan asarsın. Elbet bir gören çıkmıştır, dedi.
Yasemin
sakinleşmek için yasemin yağını bileklerine boca etti. Melatonin haplarından
iki tane aldı. “Ne olur, Allah’ım, ne olur Sultan gelsin. Daha değil, o daha
çok genç, lütfen bir şey olmasın. Allah’ım, lütfen” diye dua ederken uykuya daldı.
Yasemin,
huzursuz ve bölük pörçük bir uykunun ardından Sultan’ın “Hadi, kapıyı aç”
miyavlamasıyla yataktan fırladı. Çok şükür, dedi yüksek sesle. Neredeydi ama?
Şimdi miyavlamıştı işte. Bu, tam da onun dışarı çıkmak için miyavlayıp durduğu
saatti. Genizden gelen o tatlı sesini de çok net duymuştu. Ama Sultan ortada
yoktu. Bir süre etrafa bakındıktan sonra “Rüyaymış” diye iç geçirdi. Yatağa
oturup ne yapacağını düşünmeye başladı. Annesinin söylediklerini hatırladı.
Fotoğraf, evet, Sultan’ın bir fotoğrafını bulup hemen kayıp ilanı hazırlaması
gerekiyordu. Eski tip kitap albümleri karıştırmaya başladı.
Cengiz
bar çıkışı Bostancı’dan motorla Ada’ya gelirken biraz uyuklamıştı. Adaya
varınca her zamanki yolundan eve yürürken erken açan esnaf tanıdıklarla
selamlaştı. Bahçeye vardı ama Güneş henüz ortalıkta yoktu. Kapıyı açmadan yarım
saat bahçede bekledi. Güneş gelmemişti. Gitarını eve bırakıp aceleyle bakkal
Eşref Amca’ya koştu. Güneş’i sordu, ama bu sabah o da görmediğini söyledi.
Cengiz koşarak sokaklarda kedisini aramaya başladı. Aşırı yorgunluk ve
endişeden kafasını toparlayamıyordu, sadece endişeyle, bilinçsizce koşuyordu.
Bir yandan da Güneş’e sesleniyordu. Başka bütün kediler gelmişti, sadece Güneş
yoktu.
Cengiz
deli gibi bir hızla yürüyordu. Papaz arkadaşı Stelyo onu gördü. “Ne oldu,
Cengiz, kötü bir şey mi var” diye sordu. “Oğlum kayıp, Stelyo. Biliyorsun,
Güneş.” dedi çok endişeli bir sesle ve nefes nefese. “Tamam, dur hele, sakinleş
biraz” dedi Stelyo. “Soluklan biraz. Hatta becerebilirsen eve gidip biraz
dinlen. Sonra sakin kafayla bir plan yapar, öyle ararsın. İstersen bana haber
ver, sana yardım ederim. Onlar birer melek, Tanrı’ya emanetler. Sen de O’na
emanet et.” Sağ ol Stelyo, deneyeceğim, dedi ve ayrıldı. Bir süre daha evine
yakın tüm yolları arşınladıktan sonra, belki gelmiştir ümidiyle eve döndü. Ama
Güneş dönmemişti. Ben nasıl uyuyayım, Stelyo, dedi içinden. Yine de birkaç
sakinleştirici alıp, alarmı da birkaç saat sonrasına kurup uyumaya çalıştı.
Dönüp
durmaktan pek uyuyamamıştı ama en azından titremesi geçmişti. Alarmdan önce kalktı,
kendine bir kahve hazırladı. Sakin olmaya çalışarak bir iki lokma bir şey yedi.
Yok, bu iş böyle olmayacaktı. Kendini yine sokaklara attı. Ama bu sefer yanına
harita ve kalem de almıştı. Aradığı sokakları işaretleyecekti. Sabah erken
gezdiği sokakları tekrar gezmedi, çünkü oralarda olsa Güneş zaten eve gelirdi. Evine
daha uzak bölgelerde aramaya karar verdi. Yine hızlı hızlı yürüyor, dükkan
sahiplerine ve çöpçülere kedisini tarif edip soruyordu. Kimse görmemişti. Belki
de başkalarının bahçesinde takılıyor şüphesiyle herkesin bahçesine doğru Güneş
diye sesleniyordu. Biraz sonra Stelyo onu aradı. Sana bir fotoğraf atıyorum.
Sanırım kedinin bir sahibi daha var, dedi. Gelen fotoğraf Yasemin’in ilanına
aitti. Evet, bu Güneş’in resmiydi. “Kedim Sultan Ziya Paşa Sokak civarında Cuma
akşamı kaybolmuştur. İsmine duyarlıdır. Görenlerin aşağıdaki numarayı aramasını
rica ederim”
Cengiz hemen
numarayı aradı. “Merhaba. İlan için arıyorum” Yasemin “Evet?” diye heyecanla
bağırdı. Kedinizi buldum diyeceğini ummuştu. “Aynı kediyi arıyoruz. Şu an
neredesiniz, buluşup arayalım.” dedi Cengiz. Belirledikleri yerde buluştular.
Tuhaf bir karşılaşmaydı. Yani insan böyle bir durumda ne der ki? Kısaca ayak
üstü tanıştılar, Cengiz Güneş’in, yani Sultan’ın her sabah erken saatte ona
geldiğini, akşam 19.00 gibi de ısrarla dışarı gittiğini anlattı. Her şey
anlaşılmıştı. Kedi ikisini de idare ediyordu. Yasemin’in gezdiği sokakları da
haritaya işaretledikten sonra diğer sokakları birlikte aramaya başladılar. Bir
yandan da ilanları asıyorlardı. Hava kararmaya başlamıştı. Ama henüz arayan
yoktu. Nereye gitti bu kedi, ağaçta mı kaldı, yardan mı yuvarlandı, bir eve
girip içeride mi kaldı… Akıllarına bin bir ihtimal geliyordu. Birbirlerini
endişelendirmemek için bunları söylememeye çalıştılar başta, ama sonra dayanamayıp
söylediler. Söyledikçe ikisi de daha çok endişelendi.
Saatlerce
sokak sokak gezdiler. Özellikle izbe evlerin etrafında dolanıp miyavlama sesi
geliyor mu diye sessizce kulak kabartıyorlardı. Cengiz, böyle deli dana gibi
koşturmakla olmuyor, dedi. Bir plan yapmalıyız. Yol kenarındaki alçak taş
duvara oturdular. Cengiz haritayı açtı. Yasemin “Baksana” dedi. “Bu benden
çıkıp sana gidiyor, senden çıkıp bana geliyordu ya, en son dün akşam senden
çıkmıştı, değil mi?” Cengiz düşünceli bir şekilde başıyla onayladı. Kediyi
salmak istemediğini hatırlamıştı. İçinde kötü bir his vardı çünkü. Yasemin
devam etti. “Senin evle benim ev arasında bir yerlerde kayboldu. Oradaki
sokakların hepsini gezdik, haritaya bakılırsa. Ama kedi bu. Niye illa sokaktan
gitsin? Yeşil alanın içlerini taramadık. Belki de kendince kestirme bir yol
belirlemiştir.” Mantıklı, dedi Cengiz. Kendilerini kedinin yerine koyarak
nereleri aramaları gerektiğini tekrar belirlediler. Hava iyice kararmıştı ama
vaz geçmek yoktu. İkisinin de sabaha kadar bekleyecek sabrı da yoktu. Yola
çıktılar. Telefonlarının ışığında saatlerce kediye iki isminde de seslendiler. Ağaçların
arasında geziniyor, mümkün olan her yeri aydınlatıp arıyorlardı. Neyse ki ikisi
de powerbank almayı akıl etmişti. Arada telefonlarını şarj edip tekrar aramaya
devam ettiler. Bir ara Yasemin'in ayağı kaydı, tam düşecekken Cengiz kolundan
sıkıca tuttu. Toprak yolun tamamını ona tutunarak çıkmak zorunda kaldı. Aslında
birinin desteğine ne kadar ihtiyacı vardı. Yani psikolojik açıdan.
Saat gece
yarısını geçmişti. İkisi de çok üşüyordu. Yorgundular, açtılar. Ama söz konusu
evlatları olunca bunların hiçbir önemi yoktu tabii.
Cengiz’in kedi için endişeli hali, bir yandan da Yasemin’e cesaret verme çabaları ve kararlılığı Yasemin’i çok duygulandırmıştı. Bir anda kafasına dank etti. Sultan, bütün o manifestlerde bahsettiği çocukla tanışması için kendini feda etmişti işte. Durdu ve iki eliyle yüzünü kapayıp ağlamaya başladı. Bir yandan da içinden “Bunu kastetmemiştim. Böyle olmamalıydı” diye tekrarlıyordu. Cengiz de durmuştu. Kızı böyle görmek onu çok üzüyordu. Aslında kendisi de daha iyi bir halde değildi. “Bak” dedi, “vazgeçelim demiyorum ama en azından bir yerde biraz mola verelim. İyi değiliz.” Tamam, dedi Yasemin. Neyse ki Cumartesi akşamıydı. Açık bir yerler olabilirdi. Yola indiler, biraz ileride açık bir çorbacı buldurlar. İki çorba, iki çay, dedi Cengiz.
Sessizce çorbalarını içtiler. Cengiz biraz kafa dağıtmak için “Bir yerde karşılaşmış olabilir miyiz? Hiç yabancı gelmiyor yüzün.” dedi. Yasemin Cengiz’e bakıp, aslında sen de bana tanıdık geliyorsun. Herhalde vapurda falan karşılaşmışızdır.” dedi ilgisizce. Aklı Sultan’daydı. Sadece Sultan’da.
Küçük masanın başında çaylarını içerken Cengiz’in burnuna bir an yasemin kokusu geldi. Sağa sola baktı hemen. Güneş geldi sanmıştı. Sonra kokunun kızdan geldiğini, Güneş’e de kızdan geçtiğini kademeli olarak anladı. Ahh, dedi içinden, içi cız etmişti. Aslında hüngür hüngür ağlamak istiyordu. Keşke hayatından bu son iki günü silebilseydi.
Birer çay daha istediler. Kemikleri yeni ısınmaya başlamıştı. Uzakta köpek havlamaları başlamıştı. Çorbacı çayları getirirken “Yine başladı uğursuzlar” dedi. Cengiz’in soran bakışlarına karşılık “Doktorun av köpeklerini diyorum” dedi. “Dün geceden beri hav hav hav, hav hav hav, bir susmadılar. Biraz ara verdiler demin, ama yine başladılar işte, sesi kısılasıcalar. Yine ne pislik peşindeler acaba. Doktor sadece hafta sonları geliyor, o da bazen. Ama şımarık köpeklerini de getirip bir de salıyor. Onlar da kedi, sincap, kirpi, ne bulurlarsa saldırıp duruyorlar. Yoksa bizim masumlar öyle şey yapmaz, kuzu kuzu anlaşırlar kediyle, sincapla neyin.” dedi, köşede oturan kulağı mandallı uzun tüylü pırtıl sokak köpeğini göstererek. O da havlama seslerine kulak kabartmıştı.
Bir dakika, dedi Cengiz. Dün geceden beri havlıyorlar mı dediniz? Evet, dedi adam. Eliyle seslerin geldiği yönü göstererek, doktorun köşkü şurada. Cengiz hemen Yasemin’i elinden tuttuğu gibi kaldırdı. Gidiyoruz, dedi. Yasemin de aynı şeyi düşünüyordu. Abi sağ ol, diyerek adamın eline bolca para sıkıştırdı. Adam arkalarından “Ama bu çok fazla, evladım” derken ikisi de koşarak çıktılar ve seslerin geldiği yöne doğru koşmaya başladılar.
Seslere yaklaşırken Cengiz Yasemin’in elini daha sıkı tuttu. İleride tek katlı, terk edilmiş, taş bir bina vardı. İki duvarının önünde de birer Doberman zıplayarak havlıyordu. Telefonun ışığında, çatıda iki göz parladı. Bu oydu. Köpeklerden çatıya kaçmış, bir daha da inememişti. Cengiz Yasemin’in elini bıraktı ve yerden büyük bir dal buldu. Bir tane de Yasemin’e verdi. İkisi de bağırarak ve telefonlarının ışığını köpeklere doğrultarak koşmaya başladılar. Köpekler, kendilerine doğru gelenlerin dişlerine göre olmadığını anlayınca son sürat köşke doğru kaçtılar. Yasemin ve Cengiz köpeklerin gittiğinden emin olunca hemen kediye seslenmeye başladılar. Ama hayvancağız korkudan çatıya iyice sinmişti. Cengiz yerde alçak bir merdiven bulup duvara dayadı, yukarı çıkıp Güneş’i çağırdı. Nihayet Güneş kenara gelmeye ikna olmuştu. Kenarda koca kafası belirir belirmez babası onu ensesinden yakalayıp Yasemin’e attı. O da onu havada yakalayıp göğsüne bastırdı. Kedinin hızlı kalp atışlarını hissediyordu. Ona sımsıkı sarıldı. Hala inanamıyordu. Çocuklarına kavuşmuşlardı.
Cengiz de inip Güneş’e, dolayısıyla Yasemin’e sarıldı. Bir süre mutluluk gözyaşları döktüler. Sonra Güneş sıkılıp tepiklemeye başlayınca Cengiz onu havaya kaldırıp koca suratına bakarak “Bana bak, bunun hesabını sonra soracağız, şimdi eve gidiyoruz, sakın yaramazlık yapayım deme. Seni kesinlikle bırakmam” dedi. Yasemin’in evi daha yakındı. Koşarak gittiler.
Kediyi ancak eve geldiklerinde yere bıraktılar. Zavallı çok acıkmış ve susamıştı. Annesinin verdiği tavukları güzelce mideye indirdi. Cengiz kanepeye oturmuştu. Yasemin sevinçten havalara uçuyordu. Kahve yapıyorum, tamam mı, dedi. Cengiz gülümseyerek onayladı. Yasemin Sultan’ın yanından geçerken kucağına alıp, biliyordum, Sultanım, sağ ol diye fısıldadı kulağına.
Kahveler gelirken kedi yemeğini bitirmiş kanepeye, Cengiz’in yanına çıkmıştı. Yasemin de onun yanına oturdu. Albümü açıp Sultan’ın bebeklik resimlerini göstermeye başladı. “Bunun babası da aynı böyleydi. Onun adı Portakal’dı. Hatta buna da Mandalin diyorduk ama büyüyünce öyle heybetli oldu ki adını Sultan diye değiştirmek zorunda kaldım.” Cengiz onu gülümseyerek dinlerken içinden “Gözleri ne güzel” diye geçirdi. Güneş ikisinin ortasına oturmuştu.
Yüksek bir mırlama sesi
geliyordu. Hayır, horlama değil, mutluluk mırlaması…
Yorumlar
Yorum Gönder