İsimsiz (Alan Rıckman'ın oynayacağı bir kısa film senaryosu olması için yazmıştım)

 

Eylül ortasıydı. Turistlerin yoğun olduğu dönem bitmişti. Daha doğrusu daha entellektüel iç turistlerin, yaş ortalaması yüksek yabancı turistlerin ve ailelerin tatile gelme mevsimiydi. Benim en sevdiğim zaman yani. Gece gündüz sarhoş müşterilere patates kızartması ve bira servisi yapmak yerine, sohbet edebileceğim ve aileden kalma tariflerle yaptığım yemeklerin değerini bilecek müşterilerin geldiği bir mevsim.

Hava hala ılıktı, sadece akşamları serinliyordu. Şehirde bir festival olduğu için hala biraz yoğunluk yaşayabilirdik, bu nedenle hazırlık yapmalıydım. Sabah 7.00 gibi kalktım. Bahçede masaların kareli örtülerinden, akşam üzerlerine dökülmüş olan yasemin ve leylakları süpürmekle başladım işe. Mutfaktaki eksiklerin listesini çıkardım. Kabak çiçeği dolmasının öğlene yetişmesi için Halil’i çağırıp hemen alışverişe yollamam gerekiyordu. Su ve sofra şarabı da bitmişti. Bozcaada’daki dayımın bağından gelecek şaraplar neyse ki bugün limana iniyordu.

Taze balık da alsam mı acaba diye düşündüm. Neyse, menüye yazarım, gerekirse Halil bir koşu gidip alır.

Sabah rüzgarı yaseminlerin keskin kokusunu getiriyordu burnuma. Kahvaltılık birşeyler çıkardım. Bazı müşteriler kahvaltı için uğruyordu. Yeni yaptığım bergamut ve portakal reçellerini çıkardım. Küçük ahşap Rus reçel tabaklarımı yaşlı bir müşterim hediye etmişti. Bayan Ludmilla ve ameliyat geçirmiş olan kocası, biraz toparlanmak için buraya gelmişlerdi. Ülkelerine dönünce de bunları yollamışlardı. Lokantamı sevmişti. Kocası için perhiz yemekleri de pişiriyordum. Sevdiğim müşterilere özel hizmet etmeyi severim. Nasıllar acaba? Turşu yapmayı da öğretmişti bana. İyi ki öğretmiş. Gelen müşterinin önüne bir tabak turşu koymak iyi oluyor atıştırmak için. İştahlarını da açıyor.

 

Erken saatte, akşamdan kalma iki ingiliz genç geldi. Buralara çok geliyor İngilizler. Ham and eggs hazırladım onlara. Sanırım henüz uyumamışlar ve bol içkili bir geceden sonra acıkıp, erken açılan bir lokanta aramışlardı. İkisi de keldi. Gay de olabilirlerdi. Neyse canım, bana ne. Zaten müşterilerimle kırıştıracak biri değilim. Hele böyle bir küçük şehirde.

Neyse ki buralıyım. Yani İstanbul’da lise ve üniversiteyi okudum, ama geri döndüğümde bana turist muamelesi yapmamalarını geçen sene rahmetli olan anneanneme borçluyum. O hep burada yaşadı. Sanki tüm kasaba beni bekliyor gibi karşılandım. Lokantayı tekrar açtım. Ama daha çok turistler için düşündüm dekorasyonu. Hatta internette bir sayfa bile hazırladım.

 

Neyse, Halil alışverişleri çabuk halletmişti. Genç turist kızların sayısı azalınca verdiğim işlere daha iyi konsantre olabiliyordu. Anneannemden öğrendiğim kabak çiçeği dolmasını öğlene yetiştirebilecektim. Dayım’ın gönderdiği şaraplar da gelmişti.

 

Bahçe kapısının çıngırağını duydum. Önlüğümü ve saçımı düzeltip bahçeye çıktım. Bahçede 50li yaşlarında ve yabancı olduğunu tahmin ettiğim bir bey vardı. Birinin gelip yer göstermesini bekliyor gibiydi. Tatil beldeleri için oldukça şehirli bir kıyafeti vardı. Yani insanlar buralarda rahat giyinir. Hele turistler, bir şort ve tişört, ayaklarında da sandalet hatta terliklerle gezerler. Yalınayak gezenleri bile vardır. Ama o farklı giyinmişti. Henüz öğlen olmadığından hava biraz serindi. Ve onun ceketi vardı. İnanamamıştım. Açık renk, sanırım keten bir ceket, gri bir tişört ve gri bir jean giymişti. Magazin programlarında rahat ama şık dedikleri türden. Yaşına rağmen saçları dökülmemişti. Açık kahverengi saçları dağınıktı. Yaşına gore epey karizmatik diye düşündüm. Rahmetli annem yaşasa mutfağa girdiğimizde mutlaka birbirimize göz kırpardık. Yanına gidip Türkçe nasıl yardım edebileceğimi sordum.

Çok sempatik bir şekilde gülümsedi. Türkçe bilmediği için utanmış gibiydi. Hemen İngilizce konuşmaya başladım. İngiliz aksanı vardı. Pergolanın altındaki masayı gösterdim. Şimdilik sadece kahve istediğini söyledi. Ona orta şekerli bir kahve yaptım ve işimin başına döndüm. Birşey isterse pergolaların kenarına astığım, üzeri boncuklu çıngıraklardan birini çalmasını söyledim. Bir yandan kabak çiçeklerini zedelememeye özen göstererek dolmayı hazırlıyor, arada sırada da yarım perdenin üzerinden müşteriyi izliyordum. Müşteriler çıngırağı çaldığı anda hazır bulunmalıydım. İş disiplini benim için çok önemliydi. Belki de bana yardım edecek birini işe almamın zamanı gelmişti. 

 

Gazetesini okurken kahvesini yudumluyordu. İnce siyah çerçeveli bir gözlük takmıştı ve burnuna doğru biraz indirmişti. Genç görünmek gibi bir kaygısı yoktu. Herhangi bir kaygısı var gibi görünmüyordu zaten. Kahveden aldığı ilk yudumdan sonra küçük fincanı incelemişti. Beğendiğine mi delalet ediyordu bu acaba? Kahvesi bittikten sonra da uzun bir süre gazetesini okudu. Bahçe kapısının çıngırağı tekrar çalmıştı. Yemekleri hazırladım ve olabilecek en çabuk şekilde servis ettim. Hızlı çalışmayı severim. Hem işleri yetiştirmek için başka şansım yok, hem de müşterilerin sinirlenmesini istemiyorum. Bir de şehirden kalma bir alışkanlık, belki de benim karakter özelliğim, herşeyi mükemmel yapmaya çalışırım. Yani elimden geldiğince. Buranın insanları gibi rahat değilim. Servis hızlı olmalı, yemekler de çok lezzetli ve temiz. En ufak bir kötü eleştiri duymamalıyım. Herkesin birbirini harcadığı ofis ortamındaki korkudan kalan bir duygu herhalde.

 

Bizimki, yani o bey, yemek yiyenleri gözlemeye başlamıştı. Yanına gidip birşey yemek isteyip istemediğini sordum. Bolca yaptığım kabak çiçeği dolmaları hazırdı ve yiyen olmazsa  ne yaparım diye de düşünmeye başlamıştım. Tatlı bir gülümsemeyle “Ne tavsiye edersiniz?” diye sordu. Tabii hemen çiçekleri söyledim. Hafif ve sağlıklı olduğunu, ayrıca hazır olduğu için hemen getirebileceğimi de ekledim.  “Tamam o zaman. Zaten sağlıklı yiyecekler yemem gerek yaşım gereği.” derken gözlerinde şakacı bir ifade farketmiştim sanki. Önce turşu tabağını, biraz sonra da dolmaları masaya getirdim. İçecek olarak dayımın şaraplarını tavsiye etmiştim. Benim zevkime bıraktığını söyledi. Ben de odun ekmeği, beyaz şarap ve bahçeden sabah topladığım taze naneleri de eklediğim yeşil salatayı servis yaptım.

Yemeklere bayılmış görünüyordu. Hafif ve sağlıklı yemek önermekle kabalık mı etmiştim acaba? Yani yaşlısınız ya, aman hafif yiyin, der gibi mi olmuştum? Yemekten sonra biraz daha oyalandı. Sonra, hayatında ilk defa yemekte çiçek yediğini, ama bunun çok hoş bir deneyim olduğunu söyledi ve yine nazik bir şekilde gülümseyerek hesabı ödedi. Bu İngilizler de herşeye deneyim derler. Dolma yemek bile bir deneyim onlar için. İlginç insanlar yani.

 

Akşamları da lokantanın çok eğlenceli olduğunu, birçok turistin geldiğini, bazılarının canlı müzik de yaptığını anlattım. Günlük menülerimiz de hesaplıydı. Tekrar gelmeyi çok isteyeceğini belirtti ve yemek sırasında çıkartmış olduğu cekedini ve gazetesini alıp gitti. Fena bahşiş bırakmamıştı doğrusu. Kesin bir büyük şehirden gelmiş diye düşündüm. İstanbul’u hatırladım bir an. Boğaz’daki martıları, Nişantaşı’nın çılgın gecelerini, şık insanları, trafiği, bürodaki stresi, iş aramakla geçen zamanı, sorulan abuk sabuk soruları. “Bu işi neden istiyorsunuz?” “Para kazanmak için, neden olacak?”. İş bulunca da bazı kişilerin, iki gün önce işe başlamış bile olsa “kıdemli” oldukları için yeni gelenlere yaptıkları eziyetleri, sokuşturulan lafları ve istisnasız herkesin “birgün bir balıkçı kasabasına gidip pansiyon işletme” hayallerini…

Son işyerinde uğradığım haksızlıktan ve erkek arkadaşım Cihan’la artık paylaşacak hiçbir şeyimizin kalmamasından bunalıp buraya kaçmaya karar verdiğim o günü de hatırladım. Zaten evlenince çalışmana gerek kalmayacak demişti. Bürodaki strese kafayı takmamın saçmalık olduğunu, son zamanlarda fazla huysuz olduğum için işyerindekilerin de bundan rahatsız olmuş olabileceğini, romantizmin kaybolması konusunda attığım nutuklardan kendisinin de bunaldığını …

 

Ben hayalimi gerçekleştirmiştim. Neden bu kadar bekledim bilmiyorum. Ama 30 yaşıma gelmeden bu gidişe bir dur demiş olduğum için kendimle gurur duyuyordum. Zaten ailem bu kasabadan geliyordu. Anneannem burada yaşıyordu. Hazıra konmuştum bir bakıma. Ama ben de şehirden gelenlerin, özellikle yabancı turistlerin neler aradığını biliyordum. Dekorasyonu ve menüleri değiştirdim. Anneannemi kaybettikten sonra kendime bir yardımcı almadım. Kimseyi çekemezdim doğrusu. İnsanların kompleksleri, kabalık ve tembellikleriyle uğraşamazdım yeniden.

Şehirlileri hemen tanırım işte. Başka bir havaları vardır. En bariz özellikleri, kısıtlı senelik izin günlerini en verimli şekilde kulanmak için büyük çaba harcamalarıdır. Genellikle yemeklerini hayallerindeki taşra lokantasında yemek isterler. Kareli masa örtüsü, çukur tabak, ev yemekleri, sofraya bütün gelen ekmek, açık şarap, çiçek sarılı çardaklar… Benim de hayalim buydu, bu yüzden onlara hitap edebiliyordum.

 

Akşam müşteriler fena değildi. Fransız bir grup gelmiş ve dayımın şaraplarının ve yukardaki köyden aldığım nefis peynirlerin yanında kabak çiçeği dolmalarının da çoğunu tüketmişlerdi neyse. Izgaraları marine etmiş olduğumdan onların damak zevkine uygundu. Rahat bir hava içinde geçmişti akşam yemeği. Tüm müşteriler gittikten sonra ne zamandır ilk defa kasaba meydanına gitmek istedim. Eskiden şehirde yaptığım gibi arada iş çıkışı bir bira içmek güzel oluyordu. İzmir’den gelip küçük bir bar açmış olan Cezmi’ye gittim. Buraya genelde entellektüel insanlar gelirdi. Sonbaharda güneye inen yazarlar, sanatçılar, orta yaşlı turistler falan. 1-2 bira içip sohbet ettik Cezmi’yle. Ondan son haberleri alırdım. Ama pek haber değeri olacak bir gelişme yoktu. Yeni birileri de gelmemişti bara. Geç saatte eve döndüm. Ertesi sabah gün boyunca fazla işim yoktu. 1-2 aile öğle yemeğine gelmişti neyse. Dünkü bey herhalde yemekleri pek beğenmemiş diye düşündüm, çünkü bir kere gelen genelde yine gelirdi. Ortam huzurluydu, şehirlilere hitap edebilecek tek lokanta benimkiydi aslında. Duvarlarımda disko ışığında parlayan o fosforlu iğrenç resimlerden falan da yoktu. Nedense turistik lokanta ve barlar bunlarla doluydu. Reklam gibi olmasın ama, yemeklerim de genelde herkesten iyiydi. Bir kere hepsi ev yapımıydı. Hazır mezeleri ev yapımı gibi sunan, turistleri mümkün olduğunca soymaya çalışan lokantacılardan değildim ben. Ama bütün gününü benim lokantamda geçirecek değildi ya adam.

 

Akşam ızgarayı yeni yakmıştım. Hava henüz aydınlıktı. Masaları tekrar süpürdüm. Her masaya küçük bardaklar içinde çiçekler koydum. Bir de içinde mumları olan minik, rengarenk, metal fenerler. Bunları tekneyle gittiğim Yunan adalarından almıştım. Çok şirindiler. Yaseminler mis gibi kokmaya başlamıştı. Sahildeki turistik lokantalardan müzik sesleri geliyordu. Benim lokanta sahile uzak olduğundan sesler belli belirsizdi. Tur teknelerinin dönüş saati olduğundan turistler birazdan kendilerine lokanta aramaya başlarlar diye düşündüm. Çiçekli elbisemi ve mavi hırkamı giydim. Önlüğüm de maviydi zaten. Alp köylüleri gibi önlük takmak çok şirindi bence. Lokantacı olarak bunu bütün gün takabiliyordum iyi ki. Tırnaklarımı da pembeye boyadım. Bunu her zaman yapmam, üşenirim daha doğrusu. Ama bu sefer canım istedi işte. Müşteriler beni kıllı ve bıyıklı bir garsona tercih ediyorlardı sanırım.

 

Güzel bir karışık salata yaptım. Sosunu katmadım ki yumuşamasın. Turşuları tabaklara dağıttım. Etleri buzluktan çıkarttım. Şehriyeli pilav neredeyse hazırdı. Et isteyen olursa yanında verebilirdim. Yapacak fazla işim olmadığına karar verince bahçedeki salıncaklı kanapede güneşin batışını seyretmeye karar verdim.  Bir yandan da içine yeşil limon ve yeşil bergamut dilimleri ile taze nane yaprakları doldurduğum buzlu çayımı yudumluyordum. Sabahtan kalan çayları değerlendirmenin en iyi yolu buydu bence. Gözlerimi kapamış, güneşin son ışıklarını hissederken bahçe çıngırağını duydum. Dün sabahki bey kapıdan beni gülümseyerek selamladı. “Keyfinizi bozmak istemezdim, ama o kadar huzurlu bir yer ki tekrar gelmeden edemedim.” dedi. Salıncaklı kanapeyi durdurmam epey zaman almıştı. Arkama yaslandığımda ayaklarım yere değmiyordu çünkü. Biraz komik bir durumda olduğumu düşündüm. Elimden geldiğince çabuk yere indim ve kendisini buyur ettim. “Kesinlikle rahatsız etmiyorsunuz. Tekrar gelmenize sevindim. Umarım tatiliniz güzel geçiyordur.” dedim. Neler yaptığını anlattı o da üşenmeden. Dün lokantadan ayrıldıktan sonra şehir merkezine gitmiş. Orada yaşayan bir arkadaşında kalmıştı. Şehrin kalabalığından pek de hoşlanmamıştı ama. Yine de üzerinde balık resimleri olan çok şirin cam bir kase ve çevreyle ilgili bir sürü tarihi kitap almıştı. Bugünse biraz yüzmüş, sonra da adalara bir tura katılmıştı. Şimdi de buradaydı.

Klasik soruyu sordum. Evet ilk defa Türkiye’ye geliyordu. “Ama son defa değil kesinlikle.” dedi. Bu da klasik cevaplardan biriydi.

“Ne alırdınız? “ diye sorduğumda “elinizdeki her neyse başlangıç için güzel görünüyor.” dedi. Sadece buzlu çay olduğunu söyledim. Masaya tur broşürleri ve haritalar açmıştı. Biraz kafası karışmış görünüyordu. Yardım lazım mı diye sordum buzlu çayını getirince. Müteşekkir kalacağını söyledi. Bu arada adımı söyleyip elimi uzattım. Artık uzunca bir konuşmaya başlayacağımız için tanışmamız fena olmayacaktı. Kalkar gibi yapıp elimi sıktı. Adı Andy’di. 1 ay süren tatilinin son haftasında buraya gelmişti ve bir haftada hem dinlenmek hem de tarihi yerleri gezmek istiyordu.

Tahmin ettiğim gibi şehirli ve kültürlü biriydi. Ama mesleğini sormamıştım. Avrupalılar fazla soru sormayı bazen saygısızlık sayarlar da. Emekliydi belki de, bu kadar uzun tatil yapabildiğine gore.

Tarihi kalıntıların çokluğu onu şaşırtmıştı. Aslında dinlenmek için gelmişti kasabaya, ama harabeleri gezmeden gitmek de istemiyordu. Ona, en yakın harabelere hangi minibüslerle gidebileceğini ve hangi sırayı izlerse zaman kazanacağını anlattım. Günde 2 tur yapabilirdi. Böylece kalan günlerde dinlenecek ve yüzecek fırsat bulurdu. Söylediklerimi not defterine yazıyordu. Kendimi ders anlatan bir öğretmen gibi hissetmiştim.

 

Not defterinin kenarlarında karakalem resimler, karikatürler falan vardı. Şu Avrupalılar’ın çocuk tarafı hiç değişmiyor diye düşündüm. Fena değildi çizimleri. Ben de iyi resim yaparım. İçerdeki suluboya resimlerimi göstersem mi diye düşündüm. Ama gelen müşterilerle çok da içli dışlı olmak iyi değildir. Yani onları esir almak istemem. Hani vardır ya, gereksiz derece samimi davranıp, müşteri hep oraya gelsin diye insanın fazla üstüne düşen lokantacılar. Adam tatile, dinlenmeye gelmiş diye düşündüm ve gereken bilgileri verdikten sonra günün menüsünü masaya bırakıp içeri gittim.

Oturma odasındaki , benim yaptığım suluboya resmi kapıp tuvaletteki çiçek resmiyle değiştirdim. Tuvaletteki resmi annem yapmıştı, Allah rahmet eylesin. Kanaviçe ile işlemişti daha doğrusu. Koyu ahşap bir de çerçevesi vardı. Özür dilerim anne, ama bu sefer altında benim imzam olan bir resme ihtiyacım var diye geçirdim içimden. Bir günbatımında bahçe kapısı ve çiçekler vardı resmimde. Güzel resim olmuştu. Aquarell tekniğini İstanbul’da bir kursta öğrenmiştim. Resim çok ince katmanlar halinde boyanıyordu. Küçük bir resimdi. Elbet bu adam bir ara tuvalete giderdi. O resmi görmeliydi. Ben de büyük şehirde bulundum. En azından bunu konuşabilirdik. Nedense büyük şehirler hakkında ortak fikirlerimiz olduğunu hissediyordum.

 

Acaba çocukları var mıydı? Neden yalnız çıkmıştı tatile? Kasaba kızlarını ayartmak için tatile gelen yaşlı zamparalara benzemiyordu kesinlikle. Merakımın nedeni fazla ciddi ve sessiz oluşuydu sanırım. Tabii konuşurken hep nazikti ve nazikçe gülümsüyordu. Ama genelde ciddiydi. Şehir, insanı bu hale sokuyor diye düşündüm. Benim de büyük şehirdeyken pek yüzüm gülmezdi. Hafta sonu arkadaşlarla iki tek atacağım barı düşünerek çalışırdım bütün hafta. Alkolle aram pek iyi değildi. Zaten içki bahane derler ya. İnsan kalabalıkta insanlardan kopuyor. Arkadaşların buluşabileceği ortamlar bu nedenle çok değerliydi şehirde. Bu kasabadaysa yaşadıklarımı paylaşacak pek kimse yoktu.

 

Az sonra bir grup müşteri geldi. Şehirdeki festival için gelmiş, ama kasabadaki pansiyonlar daha ucuz olduğu için burayı seçmiş gençlerdi. 2 kız ve 5 erkekten oluşuyorlardı. Kızlar kırmızı şarap istedi. Erkekler genellikle bira istediler. 2 tanesi rakıyı denemek istediğini söylediyse de, ben tecrübelerime dayanarak önce az miktarda denemelerini tavsiye ettim. Yunanlı ve Fransız turistler dışında ilk içişte rakıyı seven turist pek yoktu. Izgaraya etleri, fritöze patatesleri attım ve masayı turşu, dünden kalan kabak çiçeği dolması ve sabah yaptığım birkaç mezeyle donattım. Neşeli bir gruptu ve çok acıkmışlardı. Yemekleri daha masaya bırakmadan elimdeki tabaktan elleriyle birkaç parça alıp ağzına attı bazıları. Bu sahne Andy’i gülümsetmişti. Yanına gidip ne seçtiğini sordum. Balık ve salata istemişti. O da rakıyı deneyeceğini, ve eğer Uzo’ya benziyorsa sorun yaşamayacağını belirtti. Evet, Uzo’ya benzer dedim. Onun masasına da mezelerden getirdim. “Dolmamı unuttunuz” dedi. Nezaket gösteryordu yine. Dolmanın dünden kaldığını gayet iyi biliyordu. Biraz yüzüm kızardı sanırım. Ama tadı bozulmamıştı. Zeytinyağlılar uzun dayanır. Bunu biliyor muydu acaba?

Balıkları, içlerine defne yaprakları koyarak ızgaraya yatırdım. Evet, rakı içmeye çabuk alışmıştı. Yan masadan ona laf atıyorlardı. O da gençlerle şakalaşıyordu. Bir başka grup girdi içeri. Alman bir aileydi. Onlar köşede sessiz sakin yemeklerini yediler. Herkes mutluydu, ne güzel. Bir gemiyi yönetiyor gibi düşündüm kendimi. Kendi kendimin patronu olmak çok güzeldi. Turistlerin burada mutlu olmalarını seviyordum. Ülkemi, ve bu ülkenin yemeklerini beğenmeleri beni gururlandırıyordu.

Alman aile erken kalkmıştı. Bu kadar misafir bana yeterdi zaten. Gençler yanlarında bir gitar getirmişti. Web sayfasına da yazmıştım zaten isteyenlerin müzik yapabileceğini. Çocuklar İngilizdi. Aralarında İskoç, İrlandalı olanları da vardı. Gece ilerliyordu. Bana bir bira ısmarlarlarsa onlara Türkçe bir şarkı söyleyip söyleyemeyeceğimi sordular. Aslında bu konularda biraz çekingenimdir, ama bu sefer olabilir dedim. İyi eğleniyorlardı ve bu beni de neşelendirmişti sanırım. Biramdan içip gitarı aldım ve 70lerde popüler olan bir Türk şarkısını söyledim. İçkinin de etkisiyle hakettiğimden fazla tezahürat yaptılar. Sonra gitarı İrlandalı gence verdim ve “şimdi de sizin bileceğiniz bir parça” dedim ve İrlanda’ca bir şarkıya başladım. İrlandalılar’ı severim. Kelt’ler çılgın olur. Sanırım geçen hayatımda İrlandalıymışım. Irish gaelic, yani İrlanda’nın kendi dilinde şarkılar öğrenmiştim İstanbul’da. Bunları herkes bilmez. Oysa perilerin şarkılarına benzer İrlanda şarkıları. Gözümün önüne uçsuz bucaksız yeşillikler gelir o şarkıları dinlerken. Hatta ışıltılar saçan tek boynuzlu atlar…

 

Tabii İrlanda şarkısına daha büyük tezahürat yaptılar. Ben de bir tane daha söyledim. Söylerken ayakta sağa-sola hafif dönüyor ve eteğimi sallıyordum. Onlar da benimle söylemiş ve çok eğlenmişlerdi. Andy gülümseyerek beni izliyordu. Şarkıların sonunda o da alkışlamıştı. Tabaklarını toplamaya gittiğimde bana İrlandaca teşekkür etti. İrlandalıydı. Bu sefer ben şaşırmıştım. İrlanda ile ilgili konuşacak, daha doğrusu soracak ne çok şeyim vardı. Hiç gitmemiştim. Gitmek de istemiyordum. Gittiğimde hayal ettiğim gibi çıkmayacağından belki, belki de gidersem bir daha ayrılmak istemeyeceğimden…Ama adama otur bana İrlanda’yı anlat diyemezdim tabii. Turist olan oydu. Dinlenmeye gelmişti. Sorularımla kafasını şişirmemeliydim.

Andy de gençler kadar uzun kaldı. 1 küçük rakıyı bitirmişti. Neşeliydi. Hesabı ödedikten sonra ona bir kahve ikram ettim. Bu küçük kahvelerin harika olduğunu söyledi. Küçük fincanı yine şöyle bir çevirip bakmıştı. Bunlarla fal da bakılır deyiverdim. Ah, çok salağım. Bu kadar turistik davranmak zorunda mıydım. Fala inanmazdım ki zaten. Bakamazdım da. Ama bu lafım üzerine çok meraklandığını söyledi ve ona geleceğini söylememi rica etti. İşi şakaya vurmak zorundaydım artık. Fal konusunda tecrübeli bir çingene gibi fincanı aldım ve çok yakında ona bir yol göründüğünü, çok eski tarihi olan bir yerlere gideceğini, ama kaderinde her akşam çok güzel yemeklerin olduğu aynı yere dönmek ve orada bol para harcamak olduğunu söyledim. Şakadan anlıyordu, kahkahalarla güldü.

 

O akşam epey yorulmuştum. Ama iyi iş yapmıştım. Kendim de eğlenmiştim ayrıca. Ne zamandır ilk defa şarkı söylemiştim. Aslında rahatlamak için geldiğim bu kasabada yine kendimi işe adamış olduğumu farkettim. Bu sefer masa başı işi olmasa da aynı ciddiyetle çalışıyordum. Biraz rahatlamaya ihtiyacım vardı. Biryerlere tatile mi çıksaydım acaba. Avrupa’ya ucuz turlar vardı. Sezon bitsin de bir düşüneyim dedim.

 

Ertesi gün haftada 1 gün yaptığım tatil günüydü. Kapıya tatil günü tabelasını astım. Ama bunu pek de istemeden yapmıştım bu sefer. Kasabada yapacak bir işim yoktu. Biraz geç kalktım. Uzun uzun kahvaltı ettim. Bergamut reçelim harika olmuştu. İnternette zaman geçirdim. Web sayfama koymak için fotoğraf çekmeliydim. Keşke dün geceki grubu çekseydim diye düşündüm. Neşeli bir gruptu. Şarkı söylerken benim de resmimi çekseler bunu yayınlamak hoş olurdu. Kasabada yaşamaya başladığımdan beri ilk defa içime kapanık halimden kurtuluyor muydum ne? Nihayet bu kasaba beni iyileştirmeye başlamıştı sanırım. Bermuda pantalonumu ve bol kırmızı bluzumu giydim. Tırnaklarımı da kırmızıya boyadım. Bugün tatil günümdü. Biraz iddialı görünmek fena olmazdı. Saçlarımı omuzlarıma bıraktım. Turist delikanlıların aklındaki tipik Türk kızıydım muhtemelen. Siyah gözlü, siyah saçlı, biraz büyük popolu. Fena değilim diye düşündüm. Gerçi Cihan kendisiyle çıkmayı kabul ettiğim günden sonra bir daha bana güzel olduğumu söylememişti. Ama o gün güzel görüyordum kendimi işte, ne bileyim. Bahçeye tual ve boyalarımı çıkardım ve resmini yapmak için pergolanın bulunduğu bölümü seçtim. Masanın üzerine birkaç meyva koydum ve yakaladığım güzel ışığı kaçırmadan resmime başladım. Bir yandan da bergamutlu ve naneli buzlu çayımı içiyordum. Radyoyu da açtım. Hafif bir müzik iyi gitmişti. Bahçem huzur doluydu. Çiçeklerim mis gibi kokuyordu ve rengarenkti. Hayatım güzeldi artık. İstediğim bundan fazla birşey değildi. Bana yetecek kadar para kazanmak ve huzurlu olmak. Kimseden emir almamak. Şu an bulunduğum yere gelebilmek için senelik izin kullanmak zorunda olmamak. Tamam, hayatımda başka birşey kalmamıştı. Yani artık yakın bir ailem yoktu. Evlenmek ve çocuk sahibi olmak gibi bir hayalim de kalmamıştı, çünkü kafamı buna takarsam daha nice Cihan’lara tahammül etmem gerekecekti kim bilir. Ama iyiydim böyle. Belki bir gün tekrar şehre dönerim diye düşündüm ve bu düşünceyi hemen kafamdan attım. Sürekli fikir değiştirerek bir yere varamazdım. Resmim güzel gidiyordu. Öğlen güneşi ışığı değiştirmişti. Uzun süredir, daha doğrusu yıllardır ilk defa resim yaptığımı farkettim. Hem de bütün gün. Gelen giden olmamıştı.

 

Bugün piknik yapmak isterdim diye düşündüm. Ama yalnız başıma piknik yapmak biraz garipti. Hem de herkesi tanıdığım bir kasabada. Kesin birileri yanıma gelecek, yalnız olduğum için benimle konuşmak zorunda oldukları gibi bir kanıya kapılacaklardı. Havadan sudan gereksiz bir sürü konuşma yapmam gerekecekti. Hele Halime teyzeyle karşılaşırsam, yine artık evlilik yaşımın geldiğini, istersem kasabanın en başarılı adamlarıyla aramı yapacağını, hatta bana şehirden bir koca bulabileceğini anlatıp duracaktı. Onun hayatındaki ideal durum buydu işte. Şehirde iyi bir iş kurmuş bizim kasabadan biriyle evlenmek. Ben de nezaketen İnşallah bir gün falan diyecektim. Bu kadar sıkıcı bir hale dönüşecek pikniği kafamda iptal ettim hemen.

 

Akşama doğru tatil günü tabelasını kaldırdım. Birkaç müşteri gelse fena olmayacaktı. Izgarayı yaktım. Buzdolabındaki soğuk beyaz şarabı açtım. Tatil günüm sayılırdı ve içmemde bir sakınca yoktu. Beyaz şarabı yudumlayarak güneşin son ışıklarında resmime devam ettim.

 

Bahçe çıngırağı çaldı. Andy gelmişti. Gelmesine sevinmiştim. Biraz sohbet edebilirdik. Saçmalıyordum. Adam arkadaşım falan değildi ki. Müşteriyle ne sohbeti. Hemen toparlandım. Şarabı masaya bırakıp ona her zamanki yerini gösterdim. Masanın üzerindeki meyveleri de alelacele toparladım. Gözümde parlak birşeyler uçuşmaya başlamıştı nedense. Başka bir masaya oturabilirim dedi. Ama ben masasını boşaltmıştım işte. Bahçedeki en güzel yerdi bence. Meyveleri mutfağa bırakıp döndüğümde resmimi inceliyordu. Çok utandım. Resmimi çok beğendiğini söyledi ve satılık olup olmadığını sordu. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Zaten resmimi beğenmesine yeterince şaşırmıştım. Herhalde nezaket gösteriyordu yine. Bunun fazla basit bir resim olduğunu, bunun için para harcamaya değmeyeceğini söyledim. Müşterilerle muhatap olacağım zamanlarda içki içmeme kararım çok yerindeymiş diye düşündüm ve o gün bu kararımı bozduğum için kendime kızdım. Yüzüm sanırım kıpkırmızıydı. Nefes almak zor gelmeye başlamıştı. Ben ressam falan değildim ki. Ayrıca kimsenin bana nazik davranması da gerekmiyordu. Ben yemeğimi yapayım, insanlar da yiyip beğensin ve paralarını ödeyip gitsinler istiyordum. Tek başına yarım şişeye yakın şarap içmenin sonucu buydu işte. Gereksiz ve aşırı tepkiler. Sanki adam kötü bir şey söylemiş gibi.

Resmin satılık olmadığını, ama ona hediye edebileceğimi söyledim. Böylece evine döndüğünde lokantamın bedava reklamını yapmış olacaktı. Zekice ve esprili bir açıklama bulduğuma sevinmiştim. Andy gülümsedi. Buranın reklamını kesinlikle yapacağını söyledi. Resmi satmam için ısrar etmedi ama. Sanırım boğulacak gibi olduğumu farketmişti. Herhalde buna bir anlam verememişti, ben de verememiştim. Hediye için çok teşekkür etti. Acaba bugünün tatil günüm olduğunu söylese miydim? Böyle bir eşşekliği tabii ki yapmadım. Ayrıca tatil günü tabelasını kaldıran bendim.

Hiç yemek hazırlayacak havada değildim ama. Yine de müşteriye ne alacağını sordum. Önce bir bardak şarap alabileceğini söyledi. Sonra da benimle sohbet etmesinde bir sakınca olup olmadığını sordu. Daha doğrusu, “Bugün çok güzel görünüyorsunuz genç bayan. Böyle güzel bir Türk kızıyla bir bardak Türk şarabı içip sohbet etmemde bir sakınca yoktur umarım.” şeklinde sordu soruyu. Müşterilerimden arada sırada iltifat almaya alışıktım, ama bu seferki çok ani olmuştu. Zoraki gülümseyip kendimi mutfağa attım. Kollarımda bir ağırlık vardı ve kasılıyorlardı. Bu gün nefes almakta zorlanıyordum. Şehirdeki panik ataklardan biri gelmezdi umarım. Hemen bir kesekağıdı bulup ağzıma dayadım ve bir süre nefes alıp verdim. Bunu İstanbul’da sık sık gittiğim psikoloğumdan öğrenmiştim. Ama pek bir işe yaramadı. Acele peynir kestim ve şarapla servis yaptım. Peynirin yanına da soyulmuş ceviz ve kırmızı üzüm hazırladım. Ana yemeği şimdiden ısmarlamasını tavsiye ettim. Hazırlamak uzun sürebilirdi. “Bugün bunlarla idare edeceğim. Aslında karnım aç değildi, ama bir falcı mutlaka buraya gelip para harcamam gerektiğini söylemişti.” dedi gülümseyerek. Neden bu kadar kasıyordum ki kendimi? İstediğim bu değil miydi işte? Biraz sohbet etmek, insanlarla tekrar yakın olmaya başlamak…

 

1 bardaktan fazla içemeyeceğimi söyledim. “Bugün yeterince içtim. Sarhoş birinin size hizmet etmesinini istemezsiniz herhalde.” dedim. Sanırım beni komik buluyordu. Komiktim bence de. Ama traji-komik. Ne istediğini bilmeyen, insanlara allerjisi olan biriydim galiba. Cihan’ın bir keresinde dediği gibi, ben uzaylı falan mıydım?

 

Bana o gün yaptıklarını anlattı. 2 harabeyi gezmişti. Tur dönüşü zorla lokantaya götürmüşlerdi turistleri. Tura katılmamasını, minibüsle gezmesini söylemiştim ona oysa ki. Sanki en popüler Türk yemeğiymiş gibi yağlar içinde bir şakşuka, ekşimiş haydari berbat bir şarap, ne etinden yapıldığı meçhul köfteler yemişlerdi. Neyse ki salatayı yememişti. Turistleri salak yerine koyan insanlardan nefret ediyordum. Kendilerini çok akıllı zannederdi buranın bazı insanları. Kendilerine saygıları yoktu ki misafirlerine olsun. 

“Hayatımı kurtardınız.” demişti şarabını içerken. Rahat görünüyordu. Ben de rahatlamaya başlamıştım. Sinirli olmam için bir sebep yoktu zaten. Erkeklerle konuşurken gardımı almaya Cihan’la alışmıştım. Şöyle iki laf edemezdik. Salak sulak yorumlarına sinir olurdum. Sanki asker arkadaşıymışız gibi davranıyordu en iyi ihtimalle. Asık surtlı değilse aptal espriler yapıyordu. Bir insan her dakika komik olmak zorunda değildir ki. Gülmediğimi, hatta sinir olduğumu gorse de nedenini anlayamıyordu. Romantik birşeyler söylemeyi saçma buluyordu, ama asıl saçma olan yaptığı şakalardı. İki güzel laf duyamaz olmuştum son zamanlarda. Ve tüm konuşmalarımız bir tartışmayla bitiyordu. Üstelik tartışmayı çıkaran da hep ben oluyordum bir şekilde. Huysuz, uyumsuz, nankör, gereksiz yere sinirli kişi bendim hep. Menapoza girmek için fazla gençsin demişti bir kere… Sanırım yine şaka yaptığını sanıyordu. Kendimi genç hissetmem için bir neden yoktu ki. Hayat akıp gidiyordu ve ben arada boğuluyordum.

 

Buraya geldiğimden beri ilk defa resim yaptığımı söyledim. Kasabaya geleli 1 yıl olduğunu, ailemin buralı olduğunu, ama uzun yıllar İstanbul’da yaşadığımı anlattım. 2 hafta önce İstanbul’daymış. Boğaz’ın çok ilham verici olduğunu söyledi. İlham. İlginç. Hayattan ilham almak. Beni uzun süredir çok nadir yakalayan bir duyguydu bu. Daha sonra çalıştığım büroları anlattım. Susturulması imkansız bir hal almıştım.

Konuştukça konuştum. Bir tek Cihan’ı anlatmamıştım. Gereksiz bir ayrıntıydı. Hayatımın 3 yılını işgal etmiş olsa da…

 

Resmimi çok beğendiğini tekrarladı. İtiraf etmek zorundayım ki, onun sesine sahip biriyle hiç karşılaşmamıştım. Kalın ve etkileyici bir sesti. Rahatlıkla öğretmen olabilirdi bu sesle. Ama operacı değil. Sanki normalden daha yavaş tempoda konuşuyordu, ama mızmız değildi. Yani, neden sesine bu kadar takıldım, bilemiyorum. Taşrada insanlar cümle melodisini pek düşünmez, çoğunlukla havada bırakır. Avrupalı turistlerse yapmacık denecek kadar inişli çıkışlı bir melodiyle konuşur bence. Ama o farklıydı. Bazen de sanki aklı başka yerlerde gibi bir ifadesi oluyordu. Ama söylenenlerle hep ilgiliydi. Burcu neydi acaba? Cihan’ın burcundan değildi kesinlikle. Cihan inadından ölebilirdi. Hep kendi dediği olsun isterdi. Dan dan konuşurdu. Sesini yumuşatma gereği duymazdı hiç. Hiçbir şeye karar veremez, her konuda bana danışır, ama ben fikir verince de tam tersini savunurdu. O zaman niye soruyorsun? Hatırladıkça yine nefesim daralıyor.

Bu kadar az resim yapmamın yazık olduğunu söyledi. O da sık sık resim yapıyordu. Hatta gezdiği yerleri günlüğüne not ederken o yerlerin resimlerini de çizmişti. Bana o resimleri gösterdi. Kısaca gösterdi aslında, ama ne çok yer gezmişti. Gezgin miydi acaba? Ya da ressam, yazar?

 

Resim yapmak, şarkı söylemek gibi şeylerin insanın kendisini ifade yöntemi olduğunu, bunu ihmal eden insanların bir süre sonra patlayacak kadar dolduklarını söyledi. Beni mi tarif ediyordu, yoksa kendisini mi, bilemedim…

 

Şehirdeki arkadaşı emekli olduktan sonra burada bir ev almıştı. Yani şehirde. Türkiye’yi sevmişti. Burada rahat olabiliyordu. Yabancılara bizden biri gibi davrandığımız için. Ama bizim tabi olduğumuz bazı kurallardan muaftı yabancılar. Samimi davranmazlar, saygıda kusur ederlerse, ne de olsa yabancı, bilemiyor buranın adetlerini diye hoşgörülürlerdi hep.

Evini yerel tarzda dekore etmişti arkadaşı. Şimdi çanak çömlek falan boyuyor, evinin önünde satıyordu. Bir de yurtdışındaki arkadaşlarına bazen turlar düzenliyor, otel ayarlıyordu. Andy’i de buraya o davet etmişti. Onun şehirden hoşlanmayacağını tahmin etmiş olacak ki, bizim kasabada kalmasını söylemişti. Arkadaşının adını sordum, ama tanımıyordum. Şehre yerleşmiş bir sürü yabancı vardı. “Siz de bir gün buraya yerleşmeyi düşünür müsünüz?” desem yanlış mı anlardı acaba? Demedim zaten.

 

Buraları çok beğendiğini söyledi. Buraya benzer başka her yer fazla turistikti. Bizim kasaba sadece turizmle geçinmiyordu. Hala balıkçılarımız vardı bir sürü. Yerel esnaf ve çevre köylerden gelenler kasabanın geçimini sağlıyorlardı. Hatta biraz komik gelecek bu zamanda ama, Pazar yerinde takas yapanlar bile vardı. Sempatik bir yerdi yani burası. İnsanlar birbirlerinin dertleriyle ilgilenirdi. Hatta biraz fazla ilgilenirlerdi genelde. Ama iyiydiler işte.

 

Tipex kucağına çıkmıştı. Tipex arada bizim bahçeye takılan beyaz kedinin adıydı. Buralı kedilere göre fazla tüylüydü. Güzel birşeydi. Tatile gelen birileri burada bırakmışlardı onu sanırım. Ama biz besliyorduk işte, o da hayatından memnun görünüyordu. Beyaz bir kedinin adının Tipex olmasına gülmüştü. İyi buluş dedi. Benim buluşum olmadığını söyledim. Herkes onu öyle çağırıyordu. İsmini ilk kimin koyduğunu bilmiyordum. Kedileri seviyordu. Tipex kucağına çıktıktan kısa süre sonra uykuya daldı. O da bir yandan bir parmağıyla  kedinin boynunu kaşıyor, bir yandan da bana gezdiği harabelerdeki mitolojik hikayelerden ne kadar etkilendiğini anlatıyordu. Tarihi çok sevdiği belliydi. Ben de İrlanda tarihini çok sevdiğimi söyledim. Özellikle yakın tarihlerini ve özgürlük savaşlarını. Andy gülümsedi. Londra’da yaşıyordu. İrlanda kökenliydi ama yazık ki orayla fazla bir bağı yoktu. Ama tarihlerini iyi bildiğini ve İngiliz arkadaşlarını arada bu konuyla ilgili kızdırmayı ihmal etmediğini söyledi.

 

Ona bir çorba yapabileceğimi söyledim. Konuyla alakasız bu teklifime biraz şaşırdı. Niye diye sordu. Hemen açıkladım. Yani eğer midesi fenaysa, buna iyi gelecek bir çorba hazırlayabilirdim. Yine gülümsedi. Beni kesinlikle komik buluyordu. “Teşekkür ederim, şu an kendimi harika hissediyorum.” dedi. Bahçe çıngırağı çaldı. Yerimden zıplayarak oraya baktım. Gelen Halil’di. Ertesi gün pişirmem için anneannesinin köyünden otlar ve halasının meşhur yufkalarından getirmişti. “Abla senin tatil günün değil miydi bugün?” diye sordu yüksek sesle. “Gelen müşteriyi geri çevirecek halim yok herhalde.” diye çıkıştım çocuğa. Malzemeleri mutfağa bırakırken de ona biraz fazlaca bahşiş verdim bu çıkışımı telafi etmek için. Hem bunu hakediyordu. Her işime o koşuyordu. Biraz aklı havada bir çocuktu, ama iyi kalpliydi.

“Amca yakışıklıymış abla.” dedi. Biraz da boşboğazdı. “Evet rahmetli anneannem yaşasaydı evlendirirdik belki.” dedim. Yaptığım bu yorumdan dolayı kendimden bir kez daha nefret ettim sonra. Sırıtarak gitti. Buranın insanları iki kişiyi başbaşa konuşurken görmeye görsünler, hemen abuk sabuk dedikodular başlardı. Neyse ki benim lokantaya gelen bir sürü turiste alışıktılar.

 

Hava serinlemeye başlamıştı. Üzerime siyah şalımı alıp bahçeye çıktım. Gelen yufkalarla hemen birkaç börek yapabileceğimi söyledim. Gerçekten çekilmez biriydim ve sanırım gün geçtikçe de bu kasabanın insanlarına benziyordum.

Ayağa kalktı, yanıma kadar geldi, gülümseyerek “teşekkür ederim, ama yemek istemiyorum” dedi. Sonra da tuvaletin yerini sordu. Gösterdim.

Gidip masaya oturdum tekrar. Sonra da kafama dank etti ki, tuvaletteki resmi kaldırmamıştım. Onu görecekti. Beğenecek miydi acaba? Belki de görmezdi, zaten küçük bir resimdi.

 

Leylaklar ve yaseminler mis gibi kokuyordu. Nefis bir akşamdı. Dayımın yolladığı şarap harikaydı. Hafif buruk ama meyvemsi bir tadı vardı. Buz kovasındaki şişeden biraz daha doldurdum. Şarabın parasını hesaba yazmamaya karar verdim. “Aferin” dedim kendi kendime, “muhteşem prensiplerin ve gerizekalılığınla bakalım daha ne kadar yaşayacaksın. İnsanlarla iki laf edecek halin yok. Çorba ister misin, börek yer misin, şunu yapayım mı, bunu edeyim mi… Kendimi bir an için ayrı bir insan olarak karşımda görebilsem bir temiz döverdim. Ahmak.”

 

Andy gelirken yüzünde ciddi bir ifade vardı. Resmi görmüş müydü acaba. Bana birşey soracakmış gibi oldu. “Türk müziği dinlediniz mi hiç?” diye sordum hemen. Yine aklı başka yerlerde gibiydi. “Bazı yerlerde bir şeyler duydum, ama iyi örnekler olduklarını sanmıyorum.” dedi. Canını sıkmıştım kesin. Size anneannemin taşplaklarından dinleteyim dedim. Bir koşu gidip küçük gramofonu getirdim. Aceleyle seçtiğim anneannemin en sevdiği Safiye Ayla plaklarından birini koydum. İlgiyle dinliyor, bir yandan da ciddi bir şekilde şarabını içiyordu. Daha sonra bir Türk tangosu plağı koydum. “Tango sever misiniz” diye sordu. Beni dansa kaldırmak falan gibi saçma birşey yapmasından korkarak  “Hayır, hiç sevmem. Bu anneannemin plağıydı.” dedim. Yine gülümsedi. “Yarın öğlen ayrılıyorum. Size tekrar uğrayıp hoşçakalın demek isterim.” dedi. 

Hani 1 haftaydı tatili? 1 hafta geçmiş miydi? Niye erken ayrılıyordu? Burayı sevmemişti kesin. Sıkıcı bulmuştu. Yapacak fazla birşey yoktu tabii. Bir de onu sıkboğaz eden ben… Belki de kaldığı pansiyondan memnun değildi, ne bileyim.

“Yayınevi acele gelmemi istedi.” dedi. Kesik kesik konuşuyordu. Bana açıklama yapması gerekmiyor diye düşündüm. “Ben bir yazarım ve yeni kitabımın basımı ile ilgili küçük bir sorun çıkmış. Biletimi dün gece yollamışlar.” Sanki gideceği için üzgün gibiydi. “Bunu saymayız ama, kasabamıza mutlaka tekrar gelmelisiniz” desem garip mi kaçardı? Sanki belediye başkanıymışım gibi. Söylemedim en iyisi.

“Neyse, yarın erken kalkıp hazırlanacağım. Gitsem iyi olur. Hesabı alabilir miyim?” diye sordu. Birşey söylemeden içeri gidip bir kağıda birşeyler çiziktirdim. Hesap yapma kabiliyetimi kaybetmiştim sanırım. Hesap makinasını alıp hesapladım. Hesabı verirken “Şarap benden “ dedim gülümseyerek, “Çoğunu ben içtim zaten.” Bunu kabul edemeyeceğini, zaten ona resmi hediye ettiğimi, dünkü kahveyi de ikram etmiş olduğumu ve şarabı ödemek istediğini söyledi. “Saçmalama” diye geçirdim içimden. Şu Avrupalılar da üç kuruşun hesabını yaparlardı. Konuşacak halim yoktu. Kabul etmeyeceğimi göstermek için başımı salladım. Verdiğim hesabı öderken “Size borçlu kaldım” dedi. “İyi işte, daha iyi” diye düşündüm. Tekrar teşekkür etti ve elimi sıkıp gitti.

 

O gece uyuyamadım. Çalışmayıp tatil yapmak bana yaramıyordu. Neyle oyalanacağımı bilemiyordum. Temmuz ayını özledim. Bazen sabah 9.00’dan gece 2.00’ye kadar oturacak fırsat bulamadığım günleri. Hatta şu an İstanbul’daki büroda da olabilirdim. Her şeyi unutmak, hayatı yok saymak için deli gibi çalıştığım büroda. Ona bile razıydım yani.

 

Sabah kalkıp masalardaki yaseminleri temizledim. Sabah ayazı iyi gelmişti. Pergolanın altında oturup bir dal adaçayı içtim. Hüzünlü bir sabahtı. Sonbahar erken gelecekti galiba. Tamamen gereksiz bir çift kahvaltıya geldi. Uzun uzun kahvaltı ettiler. Bergamut reçelimi öve öve bitiremediler. Ama bu beni neşelendirmemişti. Neyse, sonunda gitmişlerdi. Az sonra Andy göründü. Onu gülümseyerek karşıladım. Masanın başına geçtik. Kahvaltı istemiyordu. Ama kahve yapmamı rica etti. Kahvesini içerken biraz sohbet ettik. Havaların erken soğumaya başladığını söyledim. Londra’daysa yağmur başlamıştı. Artık gitme vakti gelmişti. Kitabını bana da yollar mı diye sordum. Tabii ki yollayacaktı. Yine bekleriz dedim. Ayrılırken elimi öptü. Ve gitti…

 

Masanın yanına geldiğimde oturduğu bankta bir kağıt gördüm. Karakalem bir resimdi. Benim resmimdi. Bahçede, çiçekli elbisemin eteğini sallayarak şarkı söylerken çizmişti beni. O gece giydiğim elbisenin, duvardaki sarmaşıkların, hiçbir şeyin ayrıntısını unutmamıştı. Saçımdaki tokanın desenini bile çizmişti.

Resimde mutluydum… Çok mutlu…

Yorumlar

Popüler Yayınlar